Reklam
Ulti Clocks content

Marketing Türkiye / 15 Ağustos 2010

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta





"Medya kazası" can almaz itibar alır


Kamera ışıkları yanınca kanınız mı çekiliyor? Kayıt cihazını görünce
sesiniz mi titriyor? Basınla karşı karşıya gelince eliniz ayağınız birbirine
karışıyor, ne yapacağımzı, neyi nasıl söyleyeceğinizi bilemiyor
musunuz? Kısacası medyaya anlatacak bir hikâyeniz
var, ancak cesaretiniz yoksa artık adresiniz belli...



Haber: Nurçin Beken 
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


Gazeteci Azime Acar ve Ender Bölükbaşı 2005 yılında kurdukları şirketleri "Medya Fobi"yle iş dünyasından profesyonellere ve kurumlara konuşma teknikleri ve kriz eğitimi dersleri veriyor. Son dönemde çıkardıkları kitapları Medya Kazarları serisiyle de oldukça konuşulan Acar ve Bölükbaşı ile bir araya geldik; hem Medya Kazalarını hem de Medya Fobi'yi konuştuk.

Türkiye medya kazaları konusunda bir cennet… Gündemi bu kadar kalabalık, vatandaşları da buı kadar renkli bir ülke olunca Azime Acar ve Ender Bölükbaşı'na da medya kazalarını raporlamak düşmüş. Peki, nasıl akıllarına düşmüştü bu fikir?

Bölükbaşı, her hafta verdikleri eğitimlerde şirketlerin üst düzey yöneticileriyle sıcak gündeme ilişkin örnekleri, yapılan hatalarla birlikte doğruları paylaştıklarını, onların da iletişimde oldukları insanlara bunları aktardıklarını ve medya kazalarının  küçük bir efsaneye dönüştüğünü ifade ediyor ve ekliyor: "İnsanlar medya kazalarının raporlarında ciddi analizler bulmaya başladılar. Kaza raporları, olayları gazeteci bakışıyla farklı yerlerinden kurgulamaya çalışıyor. Üstelik okunması ve anlaması da oldukça kolay."

AMA BEN ÖYLE DEMEK İSTEMEMİŞTİM!

Peki, insanlar mesajlarını neden doğru aktaramıyorlar? Kişilerin mesajlarının haber değerine ilişkin fikirlerinin az olduğunu aktaran Bölükbaşı, "Gazeteci için çekici olan şeyle, görüş veren kişi için çekici olan şeyin aynı olabileceğini anlatmaya çalışıyoruz. En önemli eksikliklerden biri de gazeteci gibi düşünememek. Yöneticiler kendilerini gazetecilerin yerine koyup olaya yaklaştıklarında mesajlarını çok daha rahat verebiliyorlar. Medya eğitimlerinde temel amacımız bir gazeteci gibi düşünmeyi öğretmek" diyor.

Mesaj vermede sektörel farklılıklar olduğuna da değinen Azime Acar, bu konuda en çok zorlananların doktorlar, mühendisler ve bilim insanları olduğunu söylüyor. "Çünkü gazetecilik dediğimiz meslek bir vakadan yola çıkıp olayı genelleştiren bir iş. Oysa bilim dünyasının işi çok sayıda vakayı inceleyip genelleme yapmak. Gazetecinin sonradan ayrıntıya inme refleksi bilim dünyasında tam tersi yönde çalışıyor. Bilim bu yüzden mesaj aktarmıyor. Ayrıntılara boğuyor ve bunları aktarırken de gazetecinin ilgisini kaybediyor. Anlatmak istediği mesaja bir türlü gelemiyor. Sonra da 'Ama bcn öyle demek istememiştim!' ya da 'Sözlerim montajlandı' gibi tepkiler geliyor."

BOYNER VE ERBAKAN BAŞARILI

Siyaset ve iş dünyasındaysa mesaj verme kaygısı bakımından durum farklı. Diğer sektörlere göre basınla çok daha iç içe oldukları için daha başarılı olduklarını söyleyen Acar, "Çünkü halka hitap ediyorlar. Bu yüzden de çok prova yapıyorlar. Geçmiş yıllara baktığımızda onların da tıpkı diğerleri gibi bocaladıkları, deneme yanılma yöntemiyle öğrendikleri bir süreç var. Bu işin belki de en can alıcı noktası sürekli hazır olmak vc sürekli pratik yapmak" diyor.

Acar'ın basınla iletişimde en beğendiği isimlerden birinin Cem Boyner olduğunu öğrendiğimizde bunun nedenini sormadan edemiyoruz.

"Boyner'in gerçekten ne söylemek istediğini ve nasıl başlık vermesi gerektiğini, konunun haber boyutunu çok iyi yakalamış işadamlarımızdan biri olduğunu düşünüyorum. Geçmişin çarpıcı örneklerinden birinin de Halit Narin olduğunu düşünüyorum. Narin, üç ayrı gazeteye, üç ayrı başlık verip üçünü de ayrı ve mutlu yollardı. Ve üç ayrı mecrada da haberinin olabildiğince büyük görünmesini sağlardı. Bu gerçekten de deneyimle, pratikle ve hayat görüşüyle oluşabilecek bir şey" diyor Azime Acar.

Ender Bölükbaşı'na göre ise siyaset arenasında öne çıkan iki isim var; Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan.

"Sayın Süleyman Demirel'in olağanüstü bir performansı var. O, ne sorulursa sorulsun tıpkı Henry Kissinger'ın ünlü sözündeki gibi 'Cevaplarım için sorularınızı alayım' diye başlarmış bütün basın toplantılarına. Demirel de aynı uygulamayı yapıyor. Siz ne sorarsanız sorun mesajını veriyor ve amacından asla sapmıyor.

Bence iyi örneklerden biri de Sayın Necmettin Erbakan. Olağanüstü bir hitabeti var. Bir cümlesinin iki dakikayı aştığı oluyordu ve montajlamaya çalıştığımızda da asla montajlanamıyordu. Özneyle yüklem asla yer değiştirmezdi. Tekil - çoğul hatası yapmazdı. Ben bu konuda çok ciddi bir eğitim aldığını düşünüyorum"
diyor.

EN BÜYÜK KAZA RİZE BELEDİYE BAŞKANI’NDAN


Genel olarak medya kazalarının sebebinin medyayı tanıtım vitrini olarak görme gafleti olduğunu açıklayan Bölükbaşı, habercinin derdinin sadece "haber" olduğunu ve bunu çok net ortaya koymak gerektiğini söylüyor.

Koyulmadığı durumlarda ise ortaya çok garip durumların çıktığını belirten Bölükbaşı, "Geçtiğimiz günlerde Hakkari'de yedi şehidimiz vardı. Şehit babalarından birine haber vermek üzere giden ekibin peşine kaymakam kamera takmış. Aileye çok iyi davranıldığını göstermek istemiş. Oysa kameranın orada olduğunu fark etmeyen babanın en acılı anına medya tanıklık ediyor ve tüm televizyonlar da bunu yayınlıyor.

Gelin görün ki bu görüntünün hiçbir tanıcım gücü yok. Yüzde 100 bir medya kazasıdır. Medya tanıtım vitrininiz değil. Böyle olmadığı için de sizin gazetecilerin haber peşinde olduğunu fark etmeniz gerekir"
diyor.

Bölükbaşı, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden ikinci veya üçüncü eşi almayı tavsiye ettiği son açıklamasıyla Türkiye'deki en büyük medya kazasına Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı'nın neden olduğunu söylüyor ve medya kazalarının nedenini yakın çevremizle paylaştığımız bir takım fikirlerin medyayla paylaşılması olarak değerlendiriyor. Bölükbaşı'na göre Halil Bakırcı'nın yaptığı tam da buydu. Bölükbaşı "Muhabbet kriz haline geldi" diyor.



Dijital hafızalarda "unutmak" yok

Azime Acar - MedyaFobi Kurucusu – Egitmeni

"İzmir'de yıllar önce bir bebek hikâyesi olmuştu hatırlar mısınız? Yediz bebekler ölmüştü. Hastanenin başhekimi de bebekleri bir masanın üstüne dizip altına hastanenin ismini yazmıştı. Sanki bir başarı öyküsü var gibi. Üstelik bunu da tam anneler gününde yapmıştı.

Bu haber basına 'Reklamınız batsın' diye yansımıştı. Olaydan yıllar sonra bu sefer başka bir hastaneler zinciri bir bebeğe yapılan başarılı bir kalp ameliyatı ile reklamını yapmaya çalışmıştı. Peki, gazeteciler ne yaptı? Arşivden yıllar önce İzmir'deki yedizler dosyasını çıkardı. İşte böyle durumlarda hiç alakanız yokken sizin vakanız tekrar gündeme gelebiliyor. Kamuoyunda böyle bir unutmuşluk duygusu var ama dijital hafızalarda yok."



Gazeteci baklayı ağzınıza koyar

Ender Bölükbaşı - Medya Fobi Eğitmeni

"Geçen yıl Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Amerika'da '60 dakika' adlı bir programa katılmıştı. Orada belli ki röportajı yapan kişi Bartholomeos'tan iyi bir başlık almaya çalışıyor fakat Patrik tüm röportaj boyunca dişe dokunur bir şey söylemiyordu. O da sordu:

'Türkiye'de kendinizi çarmıha gerilmiş gibi hissediyorsunuz değil mi Sayın Patrik?'

Patrik de 'Yes, I do' diye yanıtladı. Bu bir tekniktir. Gazeteci baklayı ağzınıza koyar ve onu sanki sizden çıkmış gibi alır. Bunların farkında olursanız röportajı bir fırsata çevirip mesajınızı istediğiniz gibi iletirsiniz. Eğer farkında olmazsanız da başınıza medya kazaları gelir."


Marketing Türkiye / 15 Ağustos 2010