Reklam
Ulti Clocks content

DÜN artık BUGÜNDÜR

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta



Öyle günlerden geçiyoruz ki...
Acaba, bir gün tarihçiler ‘bugünkü Türkiye’yi nasıl yazacaklar dersiniz?...


Azime ACAR

Tarihçi İlber Ortaylı, “Değişim çok ilginç ve eğlenceli. Trajik de bir yandan, çözülmezliklerle dolu. Öyle bakacaklar herhalde” diyor.

Ortaylı, yeni kitabı “İmparatorluğun Son Nefesi-Osmanlı’nın Yaşayan Mirası Cumhuriyet” için Radikal’e verdiği röportajda, “Arkaik metin okuma alışkanlığı” edinmek gerektiğinden söz ediyor.



Evet ya, medya üzerine bir geçmiş zaman okuması yapsak, acaba karşımıza neler çıkacak?


Mesela, 1908 yılı yaz aylarına gitsek. İkinci Meşrutiyet'in ilan edildiği günün gecesine.



Gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını İkdam Gazetesi'nin sahibi Ahmet Cevdet ile Sabah Gazetesi sahibi Mihran Efendiler, aynı sözlerle geri çeviriyor:

“Gazeteler hürdür, sansür yasaktır.”



Uzun yıllar sonra ilk kez kendi tercihleriyle gazetelerini hazırlayabilen İstanbul basınının sevinci görülmeye değer.  Bir ay içinde peş peşe yeni gazete çıkarmak için 200 yayın başvurusu yapılıyor.

Orhan Koloğlu, “Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Basın Tarihi” kitabında o günlerin havasını şöyle aktarıyor;

“Yeni dönemin özelliğini, her aklından geçenin, her canı çekenin sokak başına çıkıp nutuk çekmesi gibi gazete ya da dergi çıkarması oluşturuyordu.

Buna bir basın patlaması demekten çok basın çılgınlığı demek daha uygun düşecektir.

Pek çoğu bir ya da bir kaç sayı yaşayıp batan bu yayınlar, belki tek tek etki yaratmamış, ancak toplumun gerçekleri dinlemek açlığına cevap vermişlerdir.”

Bu satırları okurken, bugüne dönüp, aklınıza twitter düştüyse de biz geçmiş okumalarına devam edelim.



Koloğlu, Abdülhamid tarafından “muzır faaliyetten” tutuklanan Ziya Gökalp’in bir anısına da yer veriyor.

Uzun yıllar tutuklu kalan yaşlı bir Jöntürk’ün kendisine verdiği tavsiyeye dair anıyı Gökalp şöyle aktarıyor;

“Ben göremem ama sen gençsin, ülkemizin özgürlüklere kavuşacağı günleri göreceksin.

O zaman hiç durmayın, kafanızda olan ve her gün konuştuğumuz bütün konuları yazın ve yayınlayın.

O özgürlük günleri de fazla uzun sürmeyebilir. Ama fikirler bir kere yazıya dökülürse bir daha kaybolmaz.”


Yok yok, bugüne dönmeyin, geçmiş okumalarına devam.


KARAGÖZ’Ü SUSMASI MÜMKÜN MÜ?

Gerçekten de özgürlük günleri uzun sürmüyor. Ama, fikirler bir kere yazıya, çiziye dökülünce gerçekten de bir daha kaybolmuyor.

Medyanın 1908’deki özgürlük ortamında yayına başlayan mizah dergisi Karagöz’ün iki ayrı sayısında yer alan iki karikatüre göz atmak yeter de artar bile.

Abdülhamid’in sansüründen çıkan medya bu kez İttihat ve Terakki yönetiminin giderek artan baskısından yakınıyor. Hani bir söz vardır, fasulyenin yahnisi, gitti geldi aynısı.



18 Mayıs 1911 tarihli sayısında yer alan karikatürde Hacivat, dilinin kemiği olmayan, özü sözü bir Karagöz’ün ağzına bir levha çakıyor. Karagöz diyor ki;

“Aman Hacivat, iyi perçinle. Başka çare yok. Ortalık bu haldeyken, kabil değil, duramam söylerim. Halbuki Ceza Kanunu çıkıyor, bittiğim gündür.”

28 Mayıs tarihli sayıda ise bu karikatürün devamı geliyor. Ağzındaki levha nedeniyle iyice şişen Karagöz’ün ağzından cümleler fışkırıyor. Herkesin huyuna suyuna giden Hacivat fışkıran cümlelerin etkisiyle düşerken, şöyle sesleniyor;

“Ah Karagöz ah!... Bir de perçinle diyordun!... O kadar sıkıştırılınca elbette patlar...”

Karagöz ise şöyle yanıtlıyor;

“Benim suçum yok.... Bunlara ne çivi dayanıyor... ne de kilit... Eğer hava da almasaydım az daha patlayacaktım.”



İşte bu karikatürde, Karagöz’ün ağzından levhaya rağmen  o günlerin dertleri ardı ardına yayılıyor;

“Şirketi Hayriye böyle giderse hayatımız ne olacak?”
“Burom madeni gitti! gitti!”
“Koleranın derdi hiç kimsenin derdi değil”
“Bütçe! Bütçe!”

Tırnak içindeki bu cümleleri günümüze uyarlamak çok da zor değil, ne dersiniz?



Hadi, hazır geçmiş okumalarına dalmışken, çok daha eskiye, 484 yıl öncesinin Fransa’sına gidelim.

1530’da Rönesans döneminin ünlü yazarı, hoşgörüyü savunan, mizah yüklü eleştirileriyle dikkat çeken Rabelais, şöyle diyor;

“Artık okumayan kalmadı. Hırsızlar, cellatlar, meyhaneciler, seyisler ve halkın aşağı tabakası bile eskinin doktor ve alimlerinden daha bilgili. Kadınlar ve çocuklar bile okuyor.”



Dün artık bugündür.